8 Mart 2009 Pazar
İlk Veda
5 Ocak 2007 CUMA
Bugüne kadar birçok cenazeye; arkadaşlarımın, arkadaşlarımın babalarının cenazelerine gittim.
Kendi babamın cenazesine gidiyorum bugün. Kendi ellerimle kendi babamı uğurlayacağım.
O yüzden sabah kalkıp iki lokma kahvaltı etmeye çalışıp ritüele başladım: Yıkandım, saçlarımı toplamadım özellikle. Babam açık bırakılmış ve uzun saç sever... koyu renk bir şeyler giydim ama tabii ki başımı kapamak için eşarp falan almadım. Manasız bulurdu; böyle adetlerimiz hiç olmadı çünkü.
Hazırlanırken inceden bir huzur duydum. Babam için yaptığım son işler bunlar. Sanki babama şimdiye kadar yapmadığım iyiliği bu son işlerle yapıyormuşum gibi bir dinginlik. Aslında babam içinmiş gibi görünen ama özünde beni rahatlatmaya yarayan bir takım hareketler silsilesi.
Eve yine sürekli birileri girip çıkıyor, o anda orada olmaları çok şey ifade etmiş olsa da maalesef şimdi kim olduklarını tam hatırlamıyorum. İnsan hatırlamak istiyor…
Hatice (Ayatar) arıyor ağlayarak, ‘Doğru mu duyduğum?’ diyor çaresiz bir şekilde. Ne kadar üzüldüğünü tahmin edebiliyorum, ‘Doğru Hatice’ciğim’ diyorum. Turhan arıyor bir ara. ‘Başınız sağ olsun, sonuna kadar arkanızdayız’ diyor. Bir önceki telefon konuşmasının içtenliğinden sonra bu, oldukça samimiyetsiz kalıyor haliyle.
Önce Bengü, Mercan ve ben, Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki gasilhaneye gidiyoruz (gasilhane’nin ‘gusülhane’ olarak telaffuz edilmediğini orada öğreniyorum) . Mercan arabada bulunmasına rağmen, nereye ve neden gittiğimizi yarı yolda anlıyor. İçimden ‘Zavallıcık’ diyorum. Çok şükür ki, babamın ölümü dışında bir üzüntümüz yok. ‘Çok şükür’ lafını başkası söylese, ‘O da nasıl söz? Daha ne olsun?’ derdim, ama yine de şükrediyorum. Ölümü bir kaza veya ihmal sonucu olmadı, suçlanacak, hayat boyu küs kalınacak kimse,
lanet edilecek bir senaryo yok işin içinde. Öyle olsaydı, bir de bunlar tuz biber olacaktı üzüntümüze. Babamın yokluğundan sonra tek kahrolduğum Mercan’ın hali.
Bir kadının başına gelebilecek en feci olaylardan biri bu herhalde.
Gasilhaneye vardığımızda Burak Abi, Cenap Abi ve Fikret Abi oradaydı. Üçümüz onlardan ayrı bir köşede beklemeye koyulduk; babamın veda törenine hazır edilmesi için. Babam için bir gasilhanede bulunduğuma inanamayarak, gözüm ve burnum sürekli akarak, bir sonraki adımı beklemeye başladım. Derken yerimde anlamsızca oturuşum beni rahatsız etti ve Mercan’la Bengü’ye, morga gitmek istediğimi söyledim. Bunun doğru bir karar olup olmadığından hiç emin değildim aslında. Ama göreceklerim ne olursa olsun, babamın yeryüzündeki son anlarını onunla birlikte geçirmek istiyordum. Bir yandan da Mercan’ı, karşılaşacağımız manzaralar için teşvik ediyor olmaktan çekiniyordum.
Morga girdik. Küçücük bir yer. Dolaplardan bir tanesinin üzerinde kurşun kalemle ‘Oktay Yurdakuler’ yazıyor. Mercan’ın ‘haber’i vermesinden sonraki ikinci yıkımım burada oluyor.
Babamın mekanı metal gri bir çekmece olamaz!
Görevliler gelip, babamı ‘Oktay Yurdakuler’ çekmecesinden, beyazlara sarılı bir halde çıkarıp yerdeki tabutuna yerleştiriyor. Babamın kollarının şeklini görüyorum beyazlar üzerinden. Mercan’ın o anki direncinin benden çok daha az olabileceğini düşünerek ona sarılıyorum, göbeğini okşayıp ‘Tamam, ağlamayacağım’ diyorum. Ama sözümde duramıyorum. ‘Canım, babam benim’ diye diye Mercan’a sarılıyorum. Tabutla ve o yeşil örtüyle beraber babam çıkarılıyor odadan. Cenaze arabasına yükleniyor, ardından biz de bizim arabaya binip Ortaköy’deki Mecidiye Camii’ne kadar takip ediyoruz onu.
Caminin dışında bize bakan gözler üzüntülü, yürüme yolumuza yakın olan bir kısmı başsağlığı diliyor. Kimseyle öpüşmeden cami avlusuna ilerliyoruz elimizde kokinalarla. Kokina yılbaşı, yılbaşı da artık babamın yokluğu demek. Ben hızlı adımlarla önümdeki erkek kalabalığını takip ediyorum. Bir anda duruyor kalabalık. Ben de yavaşlıyorum, cenaze namazını erkekler kılıyor tabi. Babamın ayak ucuna vardığımda Cengiz Abi, Yurdal Abi ve Tarık’ı görüyorum. Tarık dikkatimi çekiyor, babamın kadim dostu, perişan. Onlarla bekliyorum, bir yandan annem ve Mercan’ı sorarak. Onlardan ayrı olmak garip hissettiriyor beni.
Tanıdığım herkes avluda sanki. Hepsini öpüyorum. Aslında öpüşmek yoruyor ama nasıl olduğunu anlamadan başladı bir kere, durduramıyorum. Herkesi bir geldiklerinde, bir de avludan ayrılırlarken öpüyorum. Bir Polyanna edasıyla, gözlerimde yaş olmaksızın, yüzümde minnettar bir gülümsemeyle hepsini öpüyorum.
Biz eve gidiyoruz, babam tekrar Zincirlikuyu’ya. Bazıları bizimle eve geliyor. Eski odamdaki masanın etrafında Gürgel, Akın, Zeynep Bilgin ve Aslı’yla, Mercan’ın eski odasında da Ceyda ve Zeynep Berik’le bir şeylere kahkahalarla güldüğümüzü hatırlıyorum. İnsan en acılı gününde bile gülebilen bir varlıkmış.
Akşam Nurhan bizimle kalmaya karar veriyor. Ben de herkes evine çekilince, annemin de Nurhan’la kalacak olmasının iç rahatlığıyla ortamdan biraz uzaklaşmak için birkaç saatliğine Beyoğlu’na gidiyorum birileriyle. Gidiyorum ama içkiyle kafa dağıtabilecek olsam ne ala, yanında su olmaksızın içemiyorum ki, aksi taktirde ruh halimin kötüleşeceğini biliyorum. Çok uzatmadan eve dönüp, bir önceki gecenin aynısını yaşamak üzere yatağa giriyorum. Artık geceleri babamla konuşuyorum.
22 Eylül 2008 Pazartesi
Babamsızlık
4 Ocak 2007 PERŞEMBE
Seyrantepe’deki evde Ersu’nun koca yatağında uyandım. Haberi almadan önceki hislerimi iyi hatırlıyorum. Odaya vuran güneşle mayışmıştım, çok huzurluydum. Yılbaşından hemen sonraki iki gün çalıştığım için o gün işe gitmeyecektim. Üstelik Mercan kırk yılda bir yemeğe geleceği için daha da keyifliydim.
- - -
Telefon beynime saplanıyor. Beynim uyuşuyor. Niye ölsün ki benim babam?
‘Ne?
Mercan??
HAYIR!?
Neden?’ dediğimi hatırlıyorum. Sadece kendi sesimi duyuyorum. Hayatın diğer sesleri yok o anda. Uğultu var. ‘Kalp krizi’ diyor. Annemlerin nerede olduğunu çıkaramıyorum ilk anda. Sapanca’dalardı; dayımlarda. Mercan tekrar abla olup ‘Bak şimdi sakin ol, giyin, ocakta bir şey varsa kapa, çık bize gel’ diyor. Kapatıyoruz telefonu, ellerim dizlerim titriyor. Uzay boşluğunda uçuşuyorum.
Korktuğum kadar var. Eve giriyor ama bir türlü yanına gidip öpemiyorum. Ağlamıyor ama deli deli, yüksek sesle konuşuyor. Telefonda birilerine detayları anlatıyor. Sonunda koridorda yakalıyoruz annemi. Önce Mercan sarılıyor. Annem hiçbir şey olmamış gibi ‘Hoşgeldiniiiz’ diyor gülerek. Sanki çok mutlu bir günde misafir ağırlayan ev sahibi gibi. Ama sonra yüzü bir buruluyor. Ardından ben sarılıyorum, öpüşmeyi geçiştirir gibi geliyor. Dediğim gibi, duygularını belli etmekten hoşlanmaz o. Böyle bir anda bile mi? İlginç olan bu. Birşey diyemediğimi hatırlıyorum.
Herhalde acı çekmemiştir, tepki vermediğine göre. Umarım çekmemiştir. Bir saniye bile acı duyduysa yaşayamam.
Kafa kafaya verip ölüm ilanı yazmaya çalışıyoruz. Fikret Abi de alıyor eline kağıt kalemi. Geyik dostunun ölüm ilanını hazırlamaya uğraşan bir Fiko. Her şey çok tuhaf. Annem organizasyon yeteneğiyle hemen törenlerin nerede yapılacağına karar veriyor. Yarın Ortaköy’deki deniz kenarındaki camiide. Öbür gün de Ada’da. İçimize siniyor her ikisi de. Babamla geçireceğimiz iki günümüz daha var yani, ne güzel.
Gece çöküyor, Mercanlar evlerine dönüyor. Gülgün Abla ise bizde kalmayı teklif ediyor. Israrcı olmuyoruz gitmesi konusunda. Hatta benim içimi ferahlatıyor evde annem ve benim dışımda birinin kalacak olması. Annem salondaki kanepede yatmak istiyor televizyon seyrederek. Gülgün Abla’ya Mercan’ın eski odasındaki yatağı açıyoruz. Ben de annemle babamın odasında yatacağım-hesapta. Gülgün Abla yumuşak yumuşak ‘Yanımda yatmak ister misin?’ diye soruyor. ‘Yok yok, uyuyamazsam gelirim’ diyorum. Utanıp sıkılıyorum, ‘Koca kızım, ayıp’ diye düşünüyorum ama kararsız ifadem beni ele veriyor, Gülgün Abla ‘Gel sen yanımda yat’ diyerek beni bağrına basıyor.
Gecenin büyük kısmını tavana bakarak, gözlerim faltaşı gibi açık geçiriyorum. Garip bir dinginlik var içimde. Gerçeği kavramış olmaktan mı desem? Ama aslında gerçeği kavradığım andan itibaren katlanamadığım bir düşünce var: Acaba önümüzde babamsız geçirilecek kaç sene var? Ve nasıl geçecek?
