5 Ocak 2007 CUMA
Bugüne kadar birçok cenazeye; arkadaşlarımın, arkadaşlarımın babalarının cenazelerine gittim.
Kendi babamın cenazesine gidiyorum bugün. Kendi ellerimle kendi babamı uğurlayacağım.
O yüzden sabah kalkıp iki lokma kahvaltı etmeye çalışıp ritüele başladım: Yıkandım, saçlarımı toplamadım özellikle. Babam açık bırakılmış ve uzun saç sever... koyu renk bir şeyler giydim ama tabii ki başımı kapamak için eşarp falan almadım. Manasız bulurdu; böyle adetlerimiz hiç olmadı çünkü.
Hazırlanırken inceden bir huzur duydum. Babam için yaptığım son işler bunlar. Sanki babama şimdiye kadar yapmadığım iyiliği bu son işlerle yapıyormuşum gibi bir dinginlik. Aslında babam içinmiş gibi görünen ama özünde beni rahatlatmaya yarayan bir takım hareketler silsilesi.
Eve yine sürekli birileri girip çıkıyor, o anda orada olmaları çok şey ifade etmiş olsa da maalesef şimdi kim olduklarını tam hatırlamıyorum. İnsan hatırlamak istiyor…
Hatice (Ayatar) arıyor ağlayarak, ‘Doğru mu duyduğum?’ diyor çaresiz bir şekilde. Ne kadar üzüldüğünü tahmin edebiliyorum, ‘Doğru Hatice’ciğim’ diyorum. Turhan arıyor bir ara. ‘Başınız sağ olsun, sonuna kadar arkanızdayız’ diyor. Bir önceki telefon konuşmasının içtenliğinden sonra bu, oldukça samimiyetsiz kalıyor haliyle.
Önce Bengü, Mercan ve ben, Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki gasilhaneye gidiyoruz (gasilhane’nin ‘gusülhane’ olarak telaffuz edilmediğini orada öğreniyorum) . Mercan arabada bulunmasına rağmen, nereye ve neden gittiğimizi yarı yolda anlıyor. İçimden ‘Zavallıcık’ diyorum. Çok şükür ki, babamın ölümü dışında bir üzüntümüz yok. ‘Çok şükür’ lafını başkası söylese, ‘O da nasıl söz? Daha ne olsun?’ derdim, ama yine de şükrediyorum. Ölümü bir kaza veya ihmal sonucu olmadı, suçlanacak, hayat boyu küs kalınacak kimse,
lanet edilecek bir senaryo yok işin içinde. Öyle olsaydı, bir de bunlar tuz biber olacaktı üzüntümüze. Babamın yokluğundan sonra tek kahrolduğum Mercan’ın hali.
Bir kadının başına gelebilecek en feci olaylardan biri bu herhalde.
Gasilhaneye vardığımızda Burak Abi, Cenap Abi ve Fikret Abi oradaydı. Üçümüz onlardan ayrı bir köşede beklemeye koyulduk; babamın veda törenine hazır edilmesi için. Babam için bir gasilhanede bulunduğuma inanamayarak, gözüm ve burnum sürekli akarak, bir sonraki adımı beklemeye başladım. Derken yerimde anlamsızca oturuşum beni rahatsız etti ve Mercan’la Bengü’ye, morga gitmek istediğimi söyledim. Bunun doğru bir karar olup olmadığından hiç emin değildim aslında. Ama göreceklerim ne olursa olsun, babamın yeryüzündeki son anlarını onunla birlikte geçirmek istiyordum. Bir yandan da Mercan’ı, karşılaşacağımız manzaralar için teşvik ediyor olmaktan çekiniyordum.
Morga girdik. Küçücük bir yer. Dolaplardan bir tanesinin üzerinde kurşun kalemle ‘Oktay Yurdakuler’ yazıyor. Mercan’ın ‘haber’i vermesinden sonraki ikinci yıkımım burada oluyor.
Babamın mekanı metal gri bir çekmece olamaz!
Görevliler gelip, babamı ‘Oktay Yurdakuler’ çekmecesinden, beyazlara sarılı bir halde çıkarıp yerdeki tabutuna yerleştiriyor. Babamın kollarının şeklini görüyorum beyazlar üzerinden. Mercan’ın o anki direncinin benden çok daha az olabileceğini düşünerek ona sarılıyorum, göbeğini okşayıp ‘Tamam, ağlamayacağım’ diyorum. Ama sözümde duramıyorum. ‘Canım, babam benim’ diye diye Mercan’a sarılıyorum. Tabutla ve o yeşil örtüyle beraber babam çıkarılıyor odadan. Cenaze arabasına yükleniyor, ardından biz de bizim arabaya binip Ortaköy’deki Mecidiye Camii’ne kadar takip ediyoruz onu.
Caminin dışında bize bakan gözler üzüntülü, yürüme yolumuza yakın olan bir kısmı başsağlığı diliyor. Kimseyle öpüşmeden cami avlusuna ilerliyoruz elimizde kokinalarla. Kokina yılbaşı, yılbaşı da artık babamın yokluğu demek. Ben hızlı adımlarla önümdeki erkek kalabalığını takip ediyorum. Bir anda duruyor kalabalık. Ben de yavaşlıyorum, cenaze namazını erkekler kılıyor tabi. Babamın ayak ucuna vardığımda Cengiz Abi, Yurdal Abi ve Tarık’ı görüyorum. Tarık dikkatimi çekiyor, babamın kadim dostu, perişan. Onlarla bekliyorum, bir yandan annem ve Mercan’ı sorarak. Onlardan ayrı olmak garip hissettiriyor beni.
Tanıdığım herkes avluda sanki. Hepsini öpüyorum. Aslında öpüşmek yoruyor ama nasıl olduğunu anlamadan başladı bir kere, durduramıyorum. Herkesi bir geldiklerinde, bir de avludan ayrılırlarken öpüyorum. Bir Polyanna edasıyla, gözlerimde yaş olmaksızın, yüzümde minnettar bir gülümsemeyle hepsini öpüyorum.
Biz eve gidiyoruz, babam tekrar Zincirlikuyu’ya. Bazıları bizimle eve geliyor. Eski odamdaki masanın etrafında Gürgel, Akın, Zeynep Bilgin ve Aslı’yla, Mercan’ın eski odasında da Ceyda ve Zeynep Berik’le bir şeylere kahkahalarla güldüğümüzü hatırlıyorum. İnsan en acılı gününde bile gülebilen bir varlıkmış.
Akşam Nurhan bizimle kalmaya karar veriyor. Ben de herkes evine çekilince, annemin de Nurhan’la kalacak olmasının iç rahatlığıyla ortamdan biraz uzaklaşmak için birkaç saatliğine Beyoğlu’na gidiyorum birileriyle. Gidiyorum ama içkiyle kafa dağıtabilecek olsam ne ala, yanında su olmaksızın içemiyorum ki, aksi taktirde ruh halimin kötüleşeceğini biliyorum. Çok uzatmadan eve dönüp, bir önceki gecenin aynısını yaşamak üzere yatağa giriyorum. Artık geceleri babamla konuşuyorum.