4 Ocak 2007 PERŞEMBE
Gerçekle tanıştığım gün. Bütün duyularımın en açık olduğu, herşeyi her yerimle en fazla algıladığım, aynı zamanda da hiçbirşeyi algılamadığım gün.
Seyrantepe’deki evde Ersu’nun koca yatağında uyandım. Haberi almadan önceki hislerimi iyi hatırlıyorum. Odaya vuran güneşle mayışmıştım, çok huzurluydum. Yılbaşından hemen sonraki iki gün çalıştığım için o gün işe gitmeyecektim. Üstelik Mercan kırk yılda bir yemeğe geleceği için daha da keyifliydim.
Erken kalktım. Öğlen için mercimek çorbası yaptım. Evin içinde dolanırken Bengü aradı. ‘İşten erken çıktım, bize gelsene’ dedi, Mercan’ı beklediğim için ‘Gelmeyeyim’ dedim. Evi toparladım biraz.
Biraz sonra Mercan aradı. Ağlayarak ‘Ceylan’ diyordu. Çok korktum, sesini hiç böyle duymamıştım. Ne olduğunu anlamaya çalışan birşeyler sormaya çalıştım. ‘Ceylan çok kötü bir şey oldu’ dedi. 'Allah kahretsin' dedim içimden, gerçekten çok çaresiz bir durum var ortada. Ya bana gelirken yolda düştü, bir yerleri kanıyor, hareket edebilecek durumda değil, ya Derin’e bir zarar geldi. Hastaneden mi arıyor, düşük mü yaptı acaba gibi binbir düşünce geçti kafamdan. Ne Mercan elle tutulur bir bilgi veriyor, ne ben soru sorabiliyorum. Susuyorum ama panik halindeyim. Hayatımızda ne gibi bir felaket olabilir ki bugünlerde? En önemli konumuz Mercan’ın hamileliği.
Sonunda beni sakinleştirmeye çalışarak ‘Ceylan babam ölmüş’ dedi.
- - -
Telefon beynime saplanıyor. Beynim uyuşuyor. Niye ölsün ki benim babam?
‘Ne?
Mercan??
HAYIR!?
Neden?’ dediğimi hatırlıyorum. Sadece kendi sesimi duyuyorum. Hayatın diğer sesleri yok o anda. Uğultu var. ‘Kalp krizi’ diyor. Annemlerin nerede olduğunu çıkaramıyorum ilk anda. Sapanca’dalardı; dayımlarda. Mercan tekrar abla olup ‘Bak şimdi sakin ol, giyin, ocakta bir şey varsa kapa, çık bize gel’ diyor. Kapatıyoruz telefonu, ellerim dizlerim titriyor. Uzay boşluğunda uçuşuyorum.
Hiçbir şey yapamıyorum, haykırıyorum sadece. Giyinmem lazım, yürüyemiyorum. Odaların birinden çıkacakmış gibi babama sesleniyorum. Bir sürü giysi çıkarıp, bakıp yere atıyorum, ne giyilir ki? Burnumu gözümü silmekten iş yapamıyorum. Arada aklım başıma geliyor, Mercanlar'a nasıl gideceğimi düşünüyorum. Selin’in (ev arkadaşım) bana borcu var, bende de para yok. İlk onu arıyorum. Haberi verdiğim ilk kişi Selin! Ne absürd.
Evde tek başımayım, çok yalnız ve aciz hissediyorum. Acaba giymem gereken herşeyi giydim mi? Keşke Ersu'm yanımda olsaydı, boynuna sarılıp ağlasaydım diyorum. Biraz toparlandıktan sonra taksi bile çağırıyorum. Evden çıkarken Musti’yi arıyorum. Tepkisi ‘Yaa?’ oluyor. Biraz tepkisiz bir tepki gibi geliyor. İlk fırsatta bana geleceğini söylüyor.
---
Takside Bengü arıyor. ‘Gayrettepe’deki evde buluşalım, Gülgünler'le Yeşimler oraya gelecekmiş, Nigi de Sapanca’dan geliyor’ diyor. Bir içim rahatlıyor. Annem gelip olayın aslını anlatır diyorum, belki birileri bir şeyleri yanlış anlamıştır. Annem korkacak birşey olmadığını söyler...
Mercan’la karşılaşacağım andan çok korkuyorum. Ne tepki vereceğimi kestiremiyorum. Önce ben varıyorum eve, apartman kapısının önünde bekliyorum. Birkaç dakikaya Bengü’yle Mercan taksiyle geliyor. Uzaktan üzgün, çaresiz bir gülümseme ve birbirimize sarılıp susuyoruz üçümüz. Böylesi daha iyi.
Evde babamın izleri var. Son kullandığı kahve bardağı, bulmacaları, ona dair bir sürü bir şey. Yaptığı yılbaşı alışveriş listesi, lakerda tarifi ortada. Onunla 9 aydır aynı evde yaşamayan biri olarak, evdeki yaşayan, şort tişört dolaşan hali yerine onun son yaşanmışlık izleriyle karşılaşmak çok ağır oluyor.
Onunla en son 30 Aralık Cumartesi günü Mercanlar’da görüşmüştük. Yılbaşında beraber olmayacağımız için öncesinde bir araya gelmiştik. Akşamüstü drink’i içip hediyeleşmiştik. Babam hafif nezle olduğu için kimseyi öpmeye yanaşmamıştı giderken. Her zamanki gibi neşeliydi. Sanırım Bolu ve Sapanca’ya ‘attaaya’ gidiyor olmak da onu kıpır kıpır yapmıştı. Bizi görmek de. Kızlarını görünce şımarırdı...
---
Kanepede oturuyoruz üçümüz konuşmadan. Mercan’a sarılıyorum. O ağladıkça karnı hareketleniyor. İçerideki bebek annesine, olanlara bu şekilde tepki verdikçe üzüntüm katlanıyor. Ama babam daha Derin’i görecekti??? Böyle bir mutluluğu yaşamadan insan ölmez ki? Annem gelene kadar evi toparlıyoruz hayati işlevlerimiz izin verdiğince. Yeşim ve Gülgün Ablalar geliyor. En yakınlarımız... onlarla karşılaşmak bir başka kötü oluyor. Arada annemin eve ne kadar yaklaştığına dair bilgiler geliyor. Şimdi de annemle karşılaşmaktan korkuyorum. Annemle telefonda konuşanlar ‘Nigi Abla çok metin, merak etmeyin’ diyor. Az çok tahmin edebiliyorum, annem bu, duygularını kolay belli etmez. Ama o 'metanet' dedikleri aslında başka bir şey. Metanet... Kime göre, neye göre? Yine de korkuyorum.
Eve birileri gelip gidiyor. Dışarıdan yemekler söyleniyor. Beslenmek aklıma bile gelmiyor ki. Gülgün ve Yeşim Abla, birşeyler yemeye çalışmamızı, aksi taktirde tansiyonumuzun düşeceğini söylüyor tatlı tatlı. O küçük ilgi cümleleri o anda o kadar değerli ki. Musti ev halkını doyuracak kadar fazla miktarda pide alıp getiriyor Murat’la beraber. Hoşuma gidiyor yanımda bir destek... Kuzenler mutfakta arı gibi çalışıyor, bilmiyorum ne yapıyorlar.
Annem geliyor.
Korktuğum kadar var. Eve giriyor ama bir türlü yanına gidip öpemiyorum. Ağlamıyor ama deli deli, yüksek sesle konuşuyor. Telefonda birilerine detayları anlatıyor. Sonunda koridorda yakalıyoruz annemi. Önce Mercan sarılıyor. Annem hiçbir şey olmamış gibi ‘Hoşgeldiniiiz’ diyor gülerek. Sanki çok mutlu bir günde misafir ağırlayan ev sahibi gibi. Ama sonra yüzü bir buruluyor. Ardından ben sarılıyorum, öpüşmeyi geçiştirir gibi geliyor. Dediğim gibi, duygularını belli etmekten hoşlanmaz o. Böyle bir anda bile mi? İlginç olan bu. Birşey diyemediğimi hatırlıyorum.
Bir süre sonra annem salona gelip, sallanan sandalyeye oturuyor. Hepimiz onu dinliyoruz. ‘Çocuklar sizi üzmek için değil ama olayı merak edenler için anlatayım. Gayet huzurlu bir şekilde, uykusunda gitti’ diyor. Gitmiş demek ki gerçekten. Düşündüğüm ilk şey bu. Annemin de içimi hafifletecek cümleleri yok demek. İkna oluyorum.
Geceyi normal geçirip yatmışlar. Annem babamdan birkaç dakika geç yatmış. Işık açık dolandığı için babam ‘Hadi yat artık’ diye takılmış anneme. Sabaha karşı babamın midesi bulanır gibi olmuş, kalkmış soda içmiş. Birkaç saat sonra da annem tuhaf, hatta korkutucu bir horlama benzeri sesle uyanmış. Hemen dayıma seslenmiş. Bildiği kadarıyla suni teneffüs yapmaya çalışmış. Babam hiçbir an, hiçbir tepki vermemiş...
Herhalde acı çekmemiştir, tepki vermediğine göre. Umarım çekmemiştir. Bir saniye bile acı duyduysa yaşayamam.
Babamı geri getiremeyeceklerini anlayınca annem alt kata inmiş. Ambulans beklemişler. Fikret Abiler bizim arabayı geri getirmek için Sapanca’ya doğru yola çıkmış. Bütün bunlar olurken annem, Mercan’la beni haberle şoka sokmak yerine, Bengü’ye nasıl haber vereceğini planlamış. İnsan o durumda bile bir şeyleri sağlıklı düşünebiliyor demek ki, hiç bilmezdim.
Derken bir ara portmantonun altında bir torba çarpıyor gözüme. Babamın o gün üzerinde olan eşyaları. Babamdan arta kalanlar. Çok saçma. Çok acıklı. İçleri boş olan, bir daha babam tarafından doldurulmayacak olan giysiler.
Kafa kafaya verip ölüm ilanı yazmaya çalışıyoruz. Fikret Abi de alıyor eline kağıt kalemi. Geyik dostunun ölüm ilanını hazırlamaya uğraşan bir Fiko. Her şey çok tuhaf. Annem organizasyon yeteneğiyle hemen törenlerin nerede yapılacağına karar veriyor. Yarın Ortaköy’deki deniz kenarındaki camiide. Öbür gün de Ada’da. İçimize siniyor her ikisi de. Babamla geçireceğimiz iki günümüz daha var yani, ne güzel.
Gece çöküyor, Mercanlar evlerine dönüyor. Gülgün Abla ise bizde kalmayı teklif ediyor. Israrcı olmuyoruz gitmesi konusunda. Hatta benim içimi ferahlatıyor evde annem ve benim dışımda birinin kalacak olması. Annem salondaki kanepede yatmak istiyor televizyon seyrederek. Gülgün Abla’ya Mercan’ın eski odasındaki yatağı açıyoruz. Ben de annemle babamın odasında yatacağım-hesapta. Gülgün Abla yumuşak yumuşak ‘Yanımda yatmak ister misin?’ diye soruyor. ‘Yok yok, uyuyamazsam gelirim’ diyorum. Utanıp sıkılıyorum, ‘Koca kızım, ayıp’ diye düşünüyorum ama kararsız ifadem beni ele veriyor, Gülgün Abla ‘Gel sen yanımda yat’ diyerek beni bağrına basıyor.
Gecenin büyük kısmını tavana bakarak, gözlerim faltaşı gibi açık geçiriyorum. Garip bir dinginlik var içimde. Gerçeği kavramış olmaktan mı desem? Ama aslında gerçeği kavradığım andan itibaren katlanamadığım bir düşünce var: Acaba önümüzde babamsız geçirilecek kaç sene var? Ve nasıl geçecek?